Gündem

Refik Taşkın (Kadirli-1940) :

“Dedem Mirza Bey, Mehmet Bey’in oğludur. Aşiretin son beyi Gülhan Bey’in kardeşidir.

Aşiretimizin ismi Livi. Ailede şecere vardı. Kaymakam okutmak için alıyor, sonra da kayboluyor.

Alpaslan Öğretmen Okulu’nun yeri bizim ailemize aitti.

Ernis’te ailemiz, hala “bey ailesi” muamelesi görüyor.

Kadirli’de “Yaşar, Taşkın, Yücel, Aladağ, Songül ve Şabap” soyadlarını taşıyanlar, bizim aşiretimize mensuplardır.

Ailemiz, Söğüt’ten Van’a gittiklerini bilir.

Yaşar Kemal’in annesi İran taraflarından gelme. Kürtçeyi de bilirler ama büyüklerimizin anadili Türkçedir.

Talip Bakırcı (Kadirli- 1947)

Yaşar Kemal, annemin amcasının oğlu olur.

Bilecik-Söğüt’ten Van’a gitmişler. Padişah bunları Van’a gönderiyor. Van’dan da “kaç kaç”ta Kadirli’ye geliyorlar.

Anam 1917 doğumlu, Kadirli’de doğuyor. Yaşar Kemal de Söğüt’ten Van’a gönderildiklerini söylerdi.

Halen Ernis’te yaşayan Hacı Musa Yaşar’ın oğlu Cevdet Yaşar’la 28 Mart ‘2015’te telefonla görüşmüştüm. Kendisi Mersin’de oturuyor.

Cevdet Yaşar aşiretlerinin isminin “Livi” olduğunu, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Söğüt’ten Van’a gittiklerini söylemişti.

 

“BİZ KENDİMİZE KÜRT’ÜZ DEMEDİK“

 

Ziya Aladağ (Kadirli-1940), torunu Zübeyde Aladağ’a şöyle bir açıklamada bulunur.:

“Kendimizi Türk olarak biliriz ve Türk’üz. Aile içerisinde hem Türkçe hem de Kürtçe konuşuruz. Buraya gelmeden önce Van’da da hem Türkçe hem Kürtçe konuşulurmuş. Biz kendimize “Kürt” demedik. “Kürt’üz” demedik. Çevremiz bize “Kürt” diyor. Zaman zaman Kürtçe konuştuğumuz için bize “Kürt” diyorlar.

Hasan Yücel’e “Madem Türksünüz, o zaman size niçin Kürt diyorlar?” diye ben de sormuştum.

O da: “Biz hiçbir zaman kendimize “Biz Kürt’üz” demedik. Bize Kadirli “Kürt” dedi. Türkçe ile birlikte Kürtçe’yi de bilmemiz, zaman zaman bu dili konuşmamız yüzünden olabilir.

“Van’da bizi Türk olarak biliyorlar. Burada ise bizlere “Kürt” diyorlar, bizi “Kürt” yapıyorlar.” diyerek serzenişte, sitemde, şikayette bulunanlarımız çok olmuştur.” diye cevap vermişti.

YAŞAR KEMAL’İN

ADINI TAŞIYAN AKRABASI NE DİYOR?

 

“BİZ TÜRK’ÜZ“

Emekli öğretmen Kemal Yaşar’la 28 Nisan 2016 ve 28 Mayıs 2016 tarihlerinde telefonla görüştüm.

Kemal Yaşar, bu görüşmelerde şunları söylemişti:

“1954 Ernis doğumluyum. Hacı Musa Yaşar’ın oğluyum. Mehmet Yaşar’ın yiğeniyim.

Emekli öğretmenim, Alpaslan Öğretmen Okulu’nu bitirdim.

Ben Yaşar Kemal’in adını taşıyorum. Bana bu adı Yaşar Kemal verdi.

Aşiretimizin ismi “Livali”dir. Bilecik-Söğüt’ten önce Hakkari yöresine giderler. Celali isyanları sırasında, isyanları bastırmak için Ernis’e gelirler. Şimdiki adı Ünseli.

Ernis “temiz” demektir. Ernis’in 150 hanesi bizim ailemize mensuptur. Üçte ikisi bizim aşiretimize, ailemize mensuptur. Diğerleri çevreden ve İran taraflarından gelmiştir.

Biz iki dili de biliriz ve konuşuruz. Biz Türkçeyi de biliriz Kürtçeyi de. Ama Türküz, kesinlikle Kürt değiliz.

Yaşar Kemal’in baba tarafı Söğüt’ten gelme Türkmen, anne tarafı İran’dan gelme Türkmen’dir. Yani Yaşar Kemal, hem baba tarafından Türk, hem anne tarafından Türk’tür.

Bursa Tapu Müdürlüğünde ailemize ait kayıtlar bulunmuştur. Bununla ilgili bizi Bursa’ya davet ettiler. Ama bunların peşine düşmedik.

Aşiretimize mensup aileler; “Yaşar, Yücel, Songül, Şabap, Aladağ, Yiğit, İnci, Beydoğan, Taşkın” soyadlarını taşır.

Kızım Emine Yaşar, aşiretimiz ve Yaşar Kemal üzerine bir çalışma yapıyor.

Babam Hacı Musa Yaşar, belgeleri toplamaya çalışıyor. Size de gönderebilirim.”

SON SÖZ OLARAK TEKRAR SORALIM: YAŞAR KEMAL KÜRT MÜ?

Yaşar Kemal’in “Babam Kürt, anam Türkmen” sözünü bizzat kendi ailesine mensup kişiler kabul etmiyor. Hem baba tarafından hem anne tarafından Türkmen olduklarını, Türk olduklarını söylüyorlar.

Yaşar Kemal “kendini anlatırken” sürgün aşireti beyi Mustafa Beyin Türkmen olduğunu söylerdi. Mustafa Bey “Luvan” isimli Kürt aşiretinin bey kızı ile evlenmiş.

Akrabaları “Luvan” kelimesinin, “Liva”dan geldiğini ve “Liva” yöneticisi oldukları için bu kelimenin aşirete isim olarak verildiğini söylüyorlar.

Hacı Sesli (Kadirli – 1967),

” Ailemiz Ünseli’den Kadirli’ye göç etmiş. Edirne Eğitim Yüksek Okulundan mezun olduktan sonra Ercis – Bozyaka köyüne öğretmen olarak atandım. 1991 – 1994 yılları arasında burada çalıştım.

Ünseli’deki akrabalarım ara sıra beni ziyarete gelirlerdi. Ben de ata dede  topraklarımız olan Ünseli’ye gider, daha çok oranın ileri gelenlerinden Mehmet Yaşar’la sohbet ederdim.

Bozyakalılar, oralardan göçtüğümüz için bana, ” Hocam, sen ne biçim Kürtsü’n Kürtçe bilmiyorsun” derlerdi. Bu sözleri rahmetli Mehmet Yaşar’a söylediğimde o da bana, bizim Livi olduğumuzu Kürt olmadığımızı, Türk olduğumuzu söylemişti.

Yaşar Kemal’in bu gerçeği bildiğini zannediyorum. Aşiretin hafızası hep Söğüt’ü işaret ediyor. O zaman, “Neden?” diye sormamız gerekiyor.

Talip Bakırcı ve Sinan Yaşar’a göre Erciş havalisinden göçerek Kadirli’ye yerleşen “Sesli”, “Erkol” ve “Utlu” soyadını alan aileler de  Livi, Liva, Livali ya da Luvan” diye adlandırılan aynı aşirete mensup ailelerdir. Yani bunların da Yaşar Kemal’le kök akrabalıkları vardır.

TENEKE

SAVRUN ve ÇELTİKÇİLİK

Yaşar Kemal’in “Teneke” romanında, genç yaşta, 24 yaşında, kasabaya atanan Fikret Irmaklı isimli kaymakamın çeltik ağalarına karşı verdiği mücadele anlatılır.                               Romanla ilgili görüşlere geçmeden önce, Kadirli’de çeltik tarımının tarihi ile ilgili bilgi vermek gerekmektedir.

1563 tarihli Kars-ı Maraş(Kadirli) Sancağı Mufassal Defteri’ ne göre “nehir” diye adlandırılan Savrun, Balıklağı, Sunbas, Kesik ve Keşiş suları üzerinde 44 tane çeltik arkı bulunmaktadır.

1872 yılı Adana Salnamesi’nde “Kars-ı Zülkadriye(Kadirli) Kasabasına Dair Bilgiler”  de yer alır. Burada “Savrun Nehri’nin menbaı kasabaya on iki saat mesafede Akçadağ olup şehirden ark vasıtasıyla su alınıp çeltik, yani pirinç, tarlaları sulanır.” denmektedir.

1874 yılında Pınarbaşı’ndan gelen Amber Ağa, çeltik ekimi için arklar açtırır. Açılan arklar Savrun’un yatağını değiştirir. Yaklaşık 80 bin dönüm Akçasaz bataklığı ortaya çıkar. Ağıdında “Çukurova şen olurdu / Kardeşin göçü varınca” dendiğine göre, Avşar Amber Ağa, kışları Çukurova’da, yazları da Pınarbaşı ve çevresinde yaşar. 1910’da vefat ettiği söylenen Amber Ağa’dan geriye bir köy adı (Amberinarkı), Yaşar Kemal’in adından çok söz ettiği Akçasaz ve 8 dörtlüğü tesbit edilen bir ağıt kalmıştır.

Mehmet Saygılı’nın anlattıklarına göre “ 1927’de Nazifoğlu Ahmet’le Kilisli Nebi isminde iki Maraşlı gelir; çeltik ekerler. Daha önceleri Tevfik Ağa’nın (Karamüftüoğlu) babası da çeltik ekermiş. Harmanda döven kullanırlarmış. Nazifoğlu ise hayvanları harmana getirip onlara çiğnetirmiş.                                                                                                                               Tevfik Ağa (Karamüftüoğlu), Nazifoğlu Ahmet’e: “Ceyhan’da patos var; buğdayı, arpayı çeken patos bunu da çeker; çekmezse gelip gitme masrafı bana ait” der. Patos 1927’de gelir. Ondan sonra çeltikçilik daha da yaygınlaşır.  Mehmet Saygılı: ”1927’de çeltikçilik başladı, sivrisinek de başladı. Köylere cibinlik keten vermeye mecbur tuttular.” demişti.

Yıl 1946. Çeltik için köy bile göçürülmüştür. Karabacak köyü – Kaleler mahallesi, Şemsi Höyüğünün kuzeyindedir. Yakın çevresine çeltik ekilecektir. Çeltik sahası ile köy arasında belirli bir mesafenin bulunması gerekmektedir. Çeltik ekiminden vazgeçmekten ise Köyü taşımak daha uygun görülmüştür. Çeltik, insana ve insan sağlığına tercih edilmiştir.

Çünkü çeltik; zenginliğin, ağalığın alametidir. Aynı zamanda sıtma ve her türlü hastalık demektir. “Çeltik salakları” genişledikçe olumsuzlukları da aynı oranda artacaktır.

Şairler halkın şikâyetlerini şiirle dile getirirler.  Fatma Behice Batur, Kuyucu İsmail, Âşık Halil Karabulut halkın duygularına tercüman olurlar.

Bu şiirlerden seçilen bazı dörtlükleri örnek olarak vermezsek “Teneke” romanını ve kaymakamın verdiği mücadeleyi tam anlamıyla kavrayamayız.

Kuyucu İsmail Coşar “Çeltik” isimli şiirinde:

 

“Cani imiş çeltikçinin yekünü

Bak ne etti… Kadirli’yi göl gibi

Hep su kesti fidanların kökünü

Hali oldu yeşilova çöl gibi

 

Sakacıklar su yolunu eşiyor

Patıronlar birbirine düşüyor

Bent yaptılar ırmaklara, şişiyor

Akıttılar sağa sola sel gibi

 

Dört yanımız batak oldu, geçilmez

Zehir oldu bütün sular, içilmez

Geçim zordur, yaylasına göçülmez

Çekiyoruz hep cezalı kul gibi

 

Yatılmıyor hastaların vay’ından

Aciz kaldık sivrisinek hayın’dan

Ağ çağşaklı pınarların suyundan

İçilmiyor zalim felek el gibi

 

Durdu saban, işlemiyor yabamız

Harap oldu hep elimiz obamız

Asker bekler bizden Gazi babamız

Doğurmuyor Fatmacıklar dul gibi”  der.

 

Kuyucu İsmail Coşar “Asker bekler bizden Gazi babamız” dediğine göre, şiiri Atatürk döneminde yazmış olmalı.

Âşık Halil Karabulut Nisan 1943’te “Hükümet yok mu?” diye seslenir:

“ Uzun Ahmet ekinleri söküyor

Yol yolak demeden çeltik ekiyor

Masum halkı ateşlere yakıyor

Yok mu bunu durduracak hükümet?

 

Sıtma tuttu evlât ıyalimizi

Çeltikçiler aldı vebalimizi

Acaba perişan şu halimizi

Ahrette mi sorduracak hükümet?

 

Dinleyen yok halk şikâyet ederse

Yapılıyor ağa, patron ne derse

Âşık Halil der ki böyle giderse

Bu milleti kırdıracak hükümet”

Halil Karabulut, 1944’te ise “Çeltik”i ve onun zararlarını anlatır:

 

Dinleyin şu çeltiğin zararın

Anlatayım bir dertlice dilinen

Bu çeltiktir hep sıtmanın sebebi

Gizli değil bu herkesçe bilinen

 

Sularında sivrisinek ürüyor

Dört köşeyi duman gibi bürüyor

İnsanlara mikrop, maraz veriyor

Aşılıyor hortum denen milinen

 

Kimse bunun tohumunu saçmasın

Lânet olsun, ürününü biçmesin

Bataklığın sularını içmesin

Fakir köylü can vermesin elinen

 

Halil der ki gözümüzü açalım

Derdimizi orta yere saçalım

Çare yoksa biz buradan göçelim

Çeltikçiler mesut kalsın çölünen”

 

Halil Karabulut   “lânet de okusa” dinleyen olmaz!

“Bir Zamanlar Kadirli’de” başlıklı bir yazıda, Ali Dayı Karakuş’un (Kadirli – 1933) anlattığına göre, Demokrat Parti İlçe Başkanı olan İsmail Safa Vayısoğlu, Celâl Bayar’ı Kadirli’ye davet eder. Celâl Bayar, 5 Mayıs 1948’de Kadirli’ye gelir. Kadirli’nin en hayatî  ihtiyaçları kendisine aktarılır. Bunlar arasında “çeltik ekimine bir düzen verilmesi” de vardır.

Demek ki Kadirli’nin en önemli meselelerinden birisi de “çeltik ekimi” ile ilgili olanmış. “ Köylere cibinlik ve kinin dağıtılacak, su için tulumba vurulacaktır.”

Fatma Behice Batur ise 1952’de, Akarca Yaylası’nda “Sivrisinek” için bir şiir yazar:

 

“ Sinek hançerini hemen saplıyor

Küçük yavru acısından hopluyor

Damla damla kanımızı topluyor

Kim bilecek bu zalımın dilinden

 

Yıkılmıyor bu sineğin binası

Dağlara, taşlara yürür yenisi

Ne arı var imiş ne de namusu

Kurtulmadı şu âlemin dilinden”

İşte Yaşar Kemal; bataklıkları, sinekleri, sıtmalı insanları, çeltik ağalarını ve bunlarla mücadele eden kaymakamı,  böyle bir ortamda yazdığı “Teneke”  romanında anlatır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu