Gündem

90 YILDA DEVRİ ALEM

” 90 yılda yapılmayanları yaptık” Başbakan böyle diyor.
Başbakan 90 yıl meselesini hep gündeme getiriyor, 90 yıl meselesi bugünlerde IMF’ye borcumuzun sıfırlanmasıyla yeniden gündeme geldi ve Başbakan IMF’ye borcumuzun bitmesini bir ilkmiş gibi takdim etti, oysa ki Türkiye’nin IMF’ye borcu 1994’de de sıfırlanmıştı, 1994 Türk ekonomisinin en kırılgan dönemiydi, ekonomik kriz yaşanıyordu, 5 Nisan ekonomik kararları alınmıştı, yani Türkiye böyle bir ortamda bile IMF’ye borcunu sıfırladı, Demek ki IMF’ye borçla ekonomi bire bir ilişkili değil, önemli olan borcun kime olduğu değil, önemli olan borcun miktarı, hatta ödenebilirliği.
Şu IMF dosyasını bir açalım, IMF’ye ne zaman girmişiz, IMF’den hangi dönemlerde kredi alınmış, dün borcumuzun miktarı neymiş, bugün borcumuz nerelerde.
Türkiye IMF’ye 1947’de üye olmuş ve 1961 yılına kadar Türkiye IMF’den kredi almamış, Türkiye IMF’den ilk krediyi 1961 yılında almış, IMF’ye ilk kez 1961 yılında borçlanmışız, yani İsmet Paşa ve Menderes dönemi IMF kredisiyle tanışmamış.
Türkiye 1961’den sonra IMF’den kredi kullanmaya başlamış, ama Anap döneminde IMF’den hiç kredi alınmamış, eski borçlar ödenmiş, 1994’de ise Türkiye’nin IMF’ye borcu sıfırlanmış, yani sıfırlanma meselesi ilk değil, IMF’ye borç sıfırlanmış ama sıfırlanma meselesinden sonra Türkiye yeniden krize girmiş, IMF’ye borçlanma dönemi yeniden başlamış, IMF ile son kredi anlaşması da 2005 yılında AKP döneminde imzalanmış.
Peki IMF’ye borcumuz sıfırlanınca toplam borcumuzda sıfırlanmış mı, hayır, aksine borcumuz daha da artmış, bu kez IMF yerine başka finans merkezlerine borçlanmışız, mesela toplam borcumuz 2002’de 257 milyar dolar iken 2012’de toplam borcumuz 563 milyar dolara çıkmış, borç stoku yükselirken sadece özel sektör borcu yükselmemiş, kamu borcu da yükselmiş, mesela kamunun dış borcu 10 yılda 64 milyar dolardan 103 milyar dolara çıkmış, kamunun iç borcuda yükselme trendine girmiş.
Birde IMF’ye 5 milyar dolar borç verme meselesi var, Başbakan’a göre buda ilkmiş, işte buna itiraz yok, IMF’ye ilk kez kredi veriyoruz, ama bu şimdilik verme değil bir taahhüt, Merkez Bankası’nda bu kaynak olmadığına göre bu parayı nasıl vereceğiz, tabi ki bununda yolu bulundu, bir finans merkezinden yüksek faizle alacağız, IMF’nin faiz şartlarına uyarak IMF’ye düşük faizle vereceğiz, yani 9’a alıp 8’e satmak gibi bir şey.
IMF’ye kredi veren ülkelere baktığımızda bu ülkeler krediyi kendi kaynaklarından veriyor, bu ülkeler ya cari fazlası olan ülkeler, ya da petrol zengini ülkeler, yani 9’a alıp 8’e satma meselesi yok.
Başbakanın 90 yılda yapılamayanları yaptık argümanlarından birisi de Türkiye’nin Dünyanın 17. büyük ekonomisi olması, bu 17 rakamı da doğru, ama bir ilk değil,Türkiye 1987’de Dünyanın 16. büyük ekonomisiydi, Türkiye sonradan irtifa kaybetti.
Başbakan 90 yılda meselesini çok kullanıyor ama, Türkiye henüz 1987’deki başarısını egale edemedi.
Bir ilkmiş gibi olan bir başka mesele de yabancı yatırımcılar için kredi notunun yükselme meselesi, Türkiye’de İskenderun Demir Çelik ve Seydişehir Alüminyum gibi dev yabancı yatırımların olduğuna göre, demek ki bu ilklik de suya düşüyor.
90 yıl argümanlarından biri de ABD’de Başbakana uygulanan A protokol meselesi, A protokolün sıra protokolden farkı Başbakanın askeri törenle karşılanması ve geceyi Beyaz Saray’da geçirmesi, bu A protokolde bir ilkmiş gibi takdim edildi.
Geriye dönüp baktığımızda ABD Turgut Özal’a da Bülent Ecevit’e de A protokol uygulamış, yani Başbakan’a uygulanan A protokolde bir ilk değil.
ABD’nin Türk liderlere A protokol uyguladığı tarihler çok ilginç, ABD Turgut Özal’a 1991 yılı 1. Körfez Savaşında A protokol uyguladı, yani Özal’ın bir koyup 3 alacağız dediği tarihlerde, ama bir koyup 3 alamadık.
Bülent Ecevit’e de A protokol 2001 krizinden önce uygulandı, o tarihte ABD’nin gündeminde ileriki yıllar için Türkiye üzerinden Irak’a müdahale hesabı vardı, A protokolde Ecevit ABD’nin bu isteğini reddedince ABD Ecevit’in üzerini çizdi ve sonrası herkesin malümu.
Başbakan’a uygulanan A protokolün tarihi de çok ilginç, Başbakan’a A protokol Suriye’de son aşamaya gelindiği bir döneme denk geldi, Başbakan Obama’yla Esad’sız bir yönetimde anlaştık diyor ama, Esad’ın gideceği zaten işin başında belli, zaten Suriye baharı Esad’ın gitmesi için çıkarılmadı mı?
Burada önemli olan Esad’dan sonra Suriye’yi kim yönetecek, yeni Suriye yönetiminde Suriye Türkmenlerinin adı olacak mı, yoksa Irak gibi Suriye’de de Türkmenler devre dışımı kalacak.
Mesela Kürt kökenli ABD vatandaşı Ghssan Hitto ve Hıristiyan kökenli George Şabra ön plana mı çıkacak, Kuzey Suriye’de Kuzey Irak gibi bir Kürt bölgesi oluşacak mı?
Aslında Suriye’de Kürt bölgesi oluşacak mı sorusu bile fazladan, Kuzey Suriye’de Kürt bölgesi oluştu bile.
Suriye’de Araplar bir biriyle çarpışırken, Kuzey Suriye’deki Bölücü Kürt Partisi PYD bugünlerde petrol aramakla meşgul, Başbakana A protokol işte böyle bir ortamda uygulandı.
Demek istediğim şu, A protokol iyi de, ama tarihler hiç masum değil…

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu